2011 yılında Oscar yarışının gözdelerinden olan Steven Spielberg imzalı Lincoln, ABD tarihinin dönüm noktalarından birine odaklanıyor. Başkan Abraham Lincoln’ün köleliği kaldıracak anayasa değişikliğini Temsilciler Meclisi’nden geçirmesi süreci üzerinden gelişen öykü, Amerikan İç Savaşı ve Lincoln’ün kişisel yaşamına da dokunmadan geçmiyor…
Spielberg’ün, ABD tarihinin önemli figürlerinden birinin hayatını bütün yönleriyle ele almak yerine, odağını seçerek ilerliyor olması bir yönüyle büyük avantaj sağlıyor. Zira öykü ve senaryo bu sayede dağınık bir özellik göstermiyor. Ancak diğer taraftan da Spielberg’ün durağan seyreden bir öykü ile 2,5 saat süren bir filmi kotarmak gibi bir zorluğun altından kalkması gerekiyor. Bu konuda oldukça başarılı olduğunun altını çizmek gerek. Çünkü diyaloglar üzerinden ilerleyen ve ağır mevzulara el atan bir film olmasına rağmen Lincoln, bir an olsun tempo kaybetmeden ilerliyor. Üstelik bunu yaparken, günümüz popüler sinemasının belirli anlatım modellerine kesinlikle yaklaşmıyor. ABD tarihinin önemli figürlerinden birinin hayatının önemli bir sürecini, daha klasik bir formatta anlatmayı seçiyor. Bununla birlikte her biri birer tablo gibi düzenlenmiş kadrajları ve incelikli mizansenleri ile göze hitap etmeyi de başarıyor…
Filmde mevcut yasaların katılığı ve insanların keskin bakış açıları karşısında Lincoln, ideallerini hayata geçirebilmek için her yolu deneyen bir lider olarak sunuluyor. Bunu yaparken Spielberg, filmini büyük sözlere esir etmekten ve ucuz bir kahramanlık destanı çekmekten itinayla uzak duruyor. Elbette öykünün taşıdığı potansiyel, özellikle finalde Abraham Lincoln’e derin hayranlık uyandırıcı bir gelişime yol açmıyor değil ancak Spielberg o anlarda bile anlatımındaki sakin tondan ödün vermemeyi biliyor. O ana kadar ağırbaşlı bir biçimde usul usul ilerlettiği öyküsünü, geri kalanına uygun, aşırı duygusallıktan uzak bir biçimde sona erdiriyor…
Lincoln’ün stüdyo tarafından daha proje aşamasından itibaren “Oscar’lık film” statüsüne uygun biçimde tasarlandığı kesin. Ancak Spielberg’ün kimi müdahalelerinin etkisi de aşikar. Özellikle filmi tipik bir politik biyografi olmaktan uzakta tutması önemli bir artı. Bunu da özellikle Lincoln’ün hayatının sadece belli bir kesitine odaklanarak yapıyor. Ayrıca sadece tarihi bir film olmak yerine günümüz dünyasına dair alt metinleri ve tespitleri ile de fark yaratmayı başarıyor. Bir yönden Spielberg’ün Munich’tekine benzer bir politik tarafsızlığın peşinde olduğu da söylenebilir…
Lincoln, kısa ancak oldukça gerçekçi ve sert bir savaş sahnesi ile başlıyor. İlerleyen bölümlerde de Lincoln’ün savaş meydanını ziyaret ettiği sahnede gördüğümüz cesetler aracılığıyla savaş gerçeğiyle bir kez daha karşılaşıyoruz. Spielberg, filmin geri kalanında olduğu gibi savaş sahnelerinde de ölçülü hareket ediyor. Kimi Spielberg filmlerinin taşıdığı duygusallıktan bu sahnelerde de eser yok. Bunun dışındaki bölümlerde çarpışma anları göremiyoruz ancak, öykünün ilerlediği her yerde savaşın devam ettiğini hissediyoruz. Bu bağlamda Lincoln’ün aslında minimalist bir savaş filmi olduğunu bile söyleyebiliriz.
Lincoln, tam 12 dalda aldığı adaylıklarla Oscar gecesine damga vuracak filmlerden biri gibi gözüküyor. Üstelik filmin, akademinin bu yılki politik tavrı ile de uyum gösteren bir yapısı olduğunu da kabul etmek gerekir. Tüm bunları dışarıda bırakarak baktığımızda ise Lincoln, politik derinliği, usul usul akan öyküsü, incelikli anlatımı, görselliği ve usta işi yönetmenliğiyle dikkat çeken yılın önemli Amerikan filmlerinden biri…
KAYNAK:http://www.beyazperde.com
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder