31. Istanbul Film Festivalinde Altın Lale ödülü alan Yalnız Gezegen geç de olsa gösterimde. Julia Loktev ’in kendi erkek arkadaşıyla çıktığı bir Gürcistan gezisinden ilham alarak Tom Bissell’in kısa bir hikayesinden uyarladığı Yalnız Gezegen doğayla baş başa kalan insanın yaşama içgüdüsünün nelere kadir olduğunu sorgulayan bir film.
Gürcistan’ı dağ bayır dere tepe dolaşmaya and içmiş iki nişanlı, Gael García Bernal ve Hani Furstenberg, yanlarına Gürcü bir de rehber alarak yola koyulurlar. Filmin yarısına kadar “ah şu çiçeğe bak” ya da “ah bu taşa bak” nidaları arasında tıpkı çiftin o zamana kadarki ilişkisi misali “lay lay lom” formatında geçen yolculuğun mutlu atmosferine hiç beklenmedik bir tehlike anıyla sekte vurulur. İşte kadın erkek rollerini bir anda altüst eden o çok küçük an birbirine pek aşık görünen çiftimizin ilişkilerini de derinden sarsarak sorgulamalarına yol açar. Rehberin görevi ise Furstenberg için bir tür sığınılacak ara liman olmaktır.
Aslında “acizlik” teması özellikle o malum olaydan sonra yani filmin ikinci yarısından itibaren çok güçlü bir şekilde, ondan önce de sessiz ve derinden varlığını hissettirerek vücut bulan bir olgu. Birbirlerine her anlamda yakın olan iki kişinin dilini bile bilmedikleri bir ülkede, alıştıkları toplumsal rollerden soyutlanmış olarak, daha önemlisi şehir hayatından uzakta tamamen yabancı bir doğa içinde kapıldıkları bir acizlik duygusu bu. Rehber ise kendi ülkesinde, her köşesini bildiği toprağında çok daha rahat ve güvende. İşte bu yüzden o tehdit anı geldiğinde, beklenmedik bir düşmanlığa maruz kalarak yapılan “yanlış” bir hareketle bir anda kırılıp dökülen de “yabancı” lar oluyor.
Buradaki “yanlış” ise, görünüşte, öncelikle fiziksel ayrımlardan doğan toplumsal rollerin belirlediği normlara bir an için uymayan erkeğe ait. Erkek nişanlısını bir anlık refleksle hayal kırıklığına uğratıyor, uzaklaştırıyor. Aynı zamanda bu olay kadın erkek rollerini alaşağı ederken yeni çelişkileri de ortaya koyuyor. Zira kadının o ana dek dağ tepe aşma konusunda “ben yaparım”, “yardıma ihtiyacım yok” şeklinde iki erkeğin de yardım taleplerini reddetmesinde cinslerin eşitliğini vurgulayan bir bakış söz konusu. Ancak yapılanlar dile getirilenden çok farklı. Filmde kadının karşısında erkeğin acizliğinin, yanı sıra kadının acziyetini belirleyen bir tekrar da mevcut, o da “üşümek”. Filmin açılış sahnesinde banyoda üşüyerek bekleyen Furnsterberg nişanlısının yardımıyla ısınırken, o malum olaydan sonraki ikinci üşüme sahnesinde Bernal’in birazcık da geç gelen yardım teklifini reddediyor, hatta rehbere sığınıyor. Ne de olsa çok duyulan bir laftır bu, değil mi? “Kadın hep üşür”. Erkekse onu kollar, sarmalar.
Yönetmenin sonuca değil sürece odaklanarak ulaştığı “sonuçsuzluk” hissiyatı, bir anlamda film boyunca hakim olan tekinsizlik duygusuna ihanet eder nitelikte, ki bu tarz bir yaklaşımın keskin finallere veya çarpıcı sonlara alışan bünyeleri tatmin etmeyeceği muhakkak. Gerçi bu muğlaklıkta bile bir mutlaklık bulmak mümkün. Tıpkı, bir kere kırılan bir vazonun asla aynı mükemmellikte onarılmayacağı gerçeği gibi.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder