8 Ocak 2014 Çarşamba

Memoirs of Geisha (2005) Bir Geyşanın Anıları

Senelerdir merak ettiğim fakat bir türlü izleme fırsatı bulamadığım, benimle aynı durumdan muzdarip bir dostumla gecenin bir vakti izlemeye koyulduğum Memoirs of a Geisha, Arthur Golden’ın aynı isimli çok satan ve özellikle dili itibariyle okuyucular tarafından bir hayli beğenilen kitabının senarist Robin Swicord’un eliyle sinemaya uyarlanmış hali. 2005 yılında gösterime giren film, Chicago ile sinema dünyasına atılan ve ilk filmini Oscar tarihine geçiren Rob Marshall’ın yönetmenliğinde yapım aşamasından geçti. Japon oyuncular yerine Çin asıllı isimlerle çekilen film, yalnızca bu yönüyle itici olmasından ziyade Hollywood yapımı olmasından mütevellit, işin özünü yansıtmadaki başarısızlığı ve Uzakdoğu sinemasından hiç nasibini alamamış kişilerce beyazperdeye aktarılması dolayısıyla göze batsa da seyirciye tam anlamıyla görsel ve işitsel bir şölen sunuyor.
Babası tarafından, ablası Satsu ile birlikte satılan Chiyo’nun bir geyşa haline gelmesini, bunun için gerek istekli gerekse isteksiz şekilde verdiği mücadeleleri, geyşalık felsefesine aykırı olarak içinde sakladığı büyük aşkı anlatan Memoirs of a Geisha’nın öyküsü oldukça dikkat çekici. Yardımsever karakterler, kötü karakterler, yan karakterler derken oldukça geniş bir oyuncu kadrosu barındıran filmde duygu dozu iyi ayarlanmış bir hikaye anlatılıyor. Başlarda cevapsız sorularla ilerleyen filmde pek çok şey zamanla rayına otururken bir takım şeyler de seyircinin kafasını kurcalamaya devam ediyor. Öte yandan geyşalık kavramının özü olan cinsellik konusunda tamamen muhafazakar bir çizgi çiziyor film. İki saati biraz aşkın süresi boyunca sekse dair neredeyse hiçbir şey izletmezken bu kültürün iç yapısı üzerinde durmayı tercih ediyor. Bir kızın geyşa olmak için verdiği uğraşları, yaptığı fedakarlıkları ve dahasını aşama aşama gösterirken bir yandan da geyşaların özel hayatına değiniyor. Kitabı okumamış olsam da film dahilinde beğenmediğim bir nokta İkinci Dünya Savaşı meselesi idi. Amerikalıların kendi güçlerini gösterme sevdasına, savaş olgusuyla duygu sömürüsü yapmasına zaten alışığız fakat bunun böylesi bir filmde dahi bu kadar göze batırılmış olması rahatsızlık vericiydi. Lakin dediğim gibi, bunda kitabın etkisi çok büyük ve kitabın da gerçek bir geyşanın deyişlerinden yola çıkılarak yazıldığını biliyoruz. Bu noktada filmin anlatımı devreye giriyor söz konusu durumla alakalı olarak. Ve eminim ki Rob Marshall’ın seyirciye yansıtmak istediği şey Japonların mağduriyetinden çok Amerikalıların galibiyetinin getirileriydi.
Bu filmdeki işiyle Oscar heykelciğini kucaklayan Dion Beebe’nin gözüyle ekrana yansıyan görüntüler tek kelime ile takdire şayan. Kamera kullanımı filmi izleme zevkini o kadar katlıyor ki yönetmenin anlatımındaki pürüzlere dikkat etmeme durumları dahi ortaya çıkabiliyor. Görüntü yönetimindeki iddia ve başarıyı ise müzikler destekliyor. Oscar ödülleri ve Hollywood’un (genel manada ve şahsi düşünceme göre) yaşayan en büyük ismi olan John Williams tarafından bestelenen müzikler Uzakdoğu kültürü ile batı ezgilerini sentezlerken seyirciye muhteşem bir konser veriyor. John Williams’ın bu filmdeki müzikleri ile Altın Küre ödülünü kucakladığını da belirtelim.
Teknik ve sanatsal açılardan bakıldığında da filmde tatmin edici bir çizgi olduğunu görüyoruz. Memoirs of a Geisha’nın sunduğu rengarenk görselliğin sebeplerinden biri olan kostümler, yine Uzakdoğu kültürünün ve kumaşlarının (gülüşmeler) etkisiyle oldukça başarılı duruyor. Filmin kostüm tasarımcısı ise 3 Oscarlı (ki birini bu filmle kazandı) Hollywood’un en ünlü tasarımcılarından olan Colleen Atwood. Kostümleri makyajlar, yapım tasarımları ve set dekorları tamamlıyor. Filmin kazandığı bir diğer Oscar da zaten sanat yönetimi kategorisindeydi.
Oldukça geniş bir oyuncu kadrosuna sahip olan Memoirs of a Geisha’da başrol Sayuri’yi canlandıran Ziyi Zhang’in vasatın biraz üstündeki performansından ziyade Mameha rolüyle karşımıza çıkan Michelle Yeoh ve Hatsumomo karakterine hayat veren Li Gong’un performansları takdiri hak ediyor. Genel anlamda ise tatmin edici bir oyuncu ekibi performansı izlediğimizi söyleyebilirim.
Senaryoda hoşuma gitmeyen bir takım yönleri ve özellikle teknik anlamdaki başarısıyla göze batan, senelerdir içinde bulunduğum merakı giderirken genel olarak beni tatmin etmeyi başaran bir film oldu Memoirs of a Geisha. Künyesine bakarken Akademi’nin hakkında doğru kararlar verdiği yapımlardan biri olduğunu düşünsem de eminim ki bu filmi Japon sinemasından izleseydik karşımızda bir başyapıt olurdu. Hollywood versiyonu için diyebileceğimiz tek şey ise standartların üstünde ve izlemesi keyif veren bir film olmasından ibaret.
“Kaderimizin peşinde koşmak için geyşa olmadık. Geyşa olduk. Çünkü, seçme şansımız yoktu.”
                                                                                                 KAYNAK:http://www.sinemakulubu.com

Mama (2013)

Bu hafta senenin ilk derli toplu korku filmini izleme şerefine nail olduk diyebiliriz.Guillermo Del Toro’nun yapımcılığı ve henüz ilk uzun metrajını çeken Andrés Muschietti’nin yönetmenliğinde kotarılan Mama, iki küçük kız ve ormanın derinliklerindeki bir kulübede onları büyüten hayaleti öykünün merkezine yerleştiriyor… Mama’nın aslında ilk bakışta akla gelen pek çok filme göre, kısmen de olsa, farklılıklar taşıyan bir öyküsü var. Babalarının, önce annelerini sonra da kendisini öldürmesi üzerine ormanda kalan ve burada bir hayalet tarafından yetiştirilen iki küçük kız kardeş, yıllar sonra bulunuyorlar. Tabii uygarlıktan uzak şekilde büyüyen kızlar, bulunduklarında hayli yabanileşmiş haldeler. Amcaları, kızların bakımını üstleniyor. Ancak çocukları büyüten hayalet de peşlerini bırakmamaya kararlı olunca gerilim başlıyor…
Muschietti henüz ilk filminde, yeteneğini fazlasıyla kanıtlıyor. En çok da görsel açıdan farklı atmosfer taşıyan bir yönetmenliği var. Özellikle kamera kullanımı konusunda üstün bir yeteneği var ve bunu yaratıcı şekilde kullanmayı daha ilk filmini çekiyor olma handikabına rağmen fazlasıyla başarıyor. Genç yönetmen, kamera hareketlerini, kimi sahnelerde gerilimi tek başına sağlayan unsur haline getirmekte zorlanmıyor. Klasik sıçratma efekti ile korkutma numarasına da başvuruyor başvurmasına ama filmin bütün gerilimini bu ve bunun gibi basit numaralar üzerine kurmuyor.
1Hem öyküsüne hem görsel vizyonuna güvendiği hissediliyor. Tabii yönetmenden bu kadar bahsetmişken Mama’nın kökeninden de söz etmek gerek. Mama, genç yönetmenin 3 dakikalık aynı isimli kısa metrajından uyarlanmış bir yapım. Zaten Muschietti’nin filmini gören Guillermo Del Toro, genç yönetmenin yeteneğinden çok etkilenmiş ve bu filmin yapımcılığını üstlenmiş. Yönetmenin sinema duygusu ve gerilim yaratma yeteneği konusunda önemli ipuçları taşıyan bu değerli kısa filmi de izlememiş olan herkese tavsiye etmiş olalım bu noktada…
Tekrar konumuz olan uzun metraj Mama’ya dönersek, filmin (tabii hayaletimizi bir kenara koyarak) en akılda kalıcı karakterinin Annabel olduğunu söylemek mümkün. Son dönemin gözde oyuncusu Jessica Chastain’in yine oldukça başarılı bir performansla canlandırdığı karakter, oldukça cool bir rocker. Bir rock grubunda çalan Annabel, çocukların amcasıyla yaşıyor ve tahmin edilebileceği üzere anneliğe pek de sıcak bakmayan biri. Adamın da bir ara hastaneye yatmak zorunda kalması ile çocukların bakımını üstlenen Annabel ile çocuklar arasında zaman geçtikçe ister istemez belli bir yakınlık kuruluyor. Tabii bir yandan çocukları büyüten hayaletin de devreye girmesi, iki kadın arasında tuhaf bir “annelik” çekişmesi durumu yaratıyor. Çocuklar için de seçim yapması zor bir durum ortaya çıkıyor. Zira Mama ile aralarında tam bir anne – evlat ilişkisi olan çocukların, “gerçek” bir kadına, üstelik de onların bakımını üstlenmeye hiç ilgi duymayan, soğuk bir kadına alışmaları ve onu tercih eder hale gelmeleri çok kolay durmuyor. Senaryodaki en büyük çatışma da buradan çıkıyor zaten ve işin doğrusu bu çatışma, araya giren başarılı gerilim sahnelerinin de katkısıyla tüm filmi sürüklemeyi başaracak bir güç taşıyor. Annabel dışındaki karakterlerden çocuklar, küçük oyuncuların da başarısıyla filme olumlu katkıda bulunurlarken, Mama da hem görünüşü, hem de öykünün taşıdığı potansiyel ile unutulmaz bir hayalet olmayı başarıyor…
Senaryo anlamında özellikle finale doğru belirginleşen bazı boşluklar dikkat çekiyor. Çocukları her şartta sahiplenmeye kesin kararlı görünen hayaletin, belli durumlar ve kişiler karşısında aynı tutarlılığı, en azından aynı seviyede sürdürmemesi bu boşluklardan başlıcası. Özellikle bu durum, öykünün finalde ciddi bir havada kalmışlık yaşamasına yol açıyor. Nihayetinde bizleri belki de bütün filmi izlemeye iten motivasyon, ciddi anlamda sekteye uğruyor. Elbette başka eksikler de var. Örneğin doktor gibi kimi yan karakterlerle gereğinden fazla vakit kaybediyoruz. Yani netice olarak senaryonun, bütün olarak gözden geçirilmeye, belli yönlerden sadeleşmeye, belli yönlerden ise derinleşmeye ihtiyacı var gibi görünüyor diyebiliriz…
3Tabii senaryonun geliştirilme aşamasındaki tüm bu eksik ve gediklere rağmen, öykünün de izleyiciye geçmekte zorlanmayan belli bir duygusu var. Örneğin Annabel’in, geceyi evin dışında geçirdiğini gördüğü Lilly’nin peşinden koşup kucakladığı ve ona dokunduğu sahne bunlardan biri. Hem çocuğun gerçek bir anneye olan özlemini hem de Annabel’in o güne kadar çok uzak olduğu anne şefkati hissini ilk kez yaşamasını bir arada sunan bu sahnede olduğu gibi, kimi ufak anlar dramatik yapıyı güçlendirerek seyirciyi filme bağlamayı başarıyor…
Genç ve heyecan verici bir yönetmenin, öyle çok yenilikçi olmasa da, özellikle son dönem korku sineması açısından düşünürsek, ortalamayı aşmayı başaran bir filmi olan Mama, kesinlikle hayal kırıklığı yaratmayacak, ilgiye değer bir iş. Filmin özellikle sinema salonlarında izlendiğinde etkisi daha iyi anlaşılacak bir görsel yapısı olduğunu da belirtmeden geçmeyelim.,
                                                                                                                          KAYNAK:www.filmelestirisi.com/

Lincoln (2011)

2011 yılında Oscar yarışının gözdelerinden olan Steven Spielberg imzalı Lincoln, ABD tarihinin dönüm noktalarından birine odaklanıyor. Başkan Abraham Lincoln’ün köleliği kaldıracak anayasa değişikliğini Temsilciler Meclisi’nden geçirmesi süreci üzerinden gelişen öykü, Amerikan İç Savaşı ve Lincoln’ün kişisel yaşamına da dokunmadan geçmiyor…
Spielberg’ün, ABD tarihinin önemli figürlerinden birinin hayatını bütün yönleriyle ele almak yerine, odağını seçerek ilerliyor olması bir yönüyle büyük avantaj sağlıyor. Zira öykü ve senaryo bu sayede dağınık bir özellik göstermiyor. Ancak diğer taraftan da Spielberg’ün durağan seyreden bir öykü ile 2,5 saat süren bir filmi kotarmak gibi bir zorluğun altından kalkması gerekiyor. Bu konuda oldukça başarılı olduğunun altını çizmek gerek. Çünkü diyaloglar üzerinden ilerleyen ve ağır mevzulara el atan bir film olmasına rağmen Lincoln, bir an olsun tempo kaybetmeden ilerliyor. Üstelik bunu yaparken, günümüz popüler sinemasının belirli anlatım modellerine kesinlikle yaklaşmıyor. ABD tarihinin önemli figürlerinden birinin hayatının önemli bir sürecini, daha klasik bir formatta anlatmayı seçiyor. Bununla birlikte her biri birer tablo gibi düzenlenmiş kadrajları ve incelikli mizansenleri ile göze hitap etmeyi de başarıyor…
01Spielberg, Lincoln’ü her açıdan yalnız ve zorluklara göğüs germek zorunda olan bir adam olarak çiziyor. Ailesel açıdan, kaybettiği oğlunun acısı ve diğer oğlunun savaşa katılma konusunda gösterdiği inat ile mücadele etmek zorunda olan Lincoln, diğer yandan ülkenin lideri olarak ırkçılık ve iç savaşla mücadele etmek durumunda kalıyor. Bir yanda insani açıdan hissettikleri, diğer yanda ise reel politikanın katılığı ve acımasızlığı Lincoln’ün etrafını kuşatıyor. Bu noktada çareyi, işi kitabına uydurmakta buluyor. Dengeyi bu şekilde sağlamaya çalışıyor. Anayasa değişikliğini meclisten geçirebilmek için, gerçekleri meclisten saklayarak, ırkçıların da desteğini almayı deniyor. Diğer taraftan adamları aracılığıyla, demokratların bir kısmına oy karşılığında çeşitli mevkiler teklif etmekten geri kalmıyor.
Filmde mevcut yasaların katılığı ve insanların keskin bakış açıları karşısında Lincoln, ideallerini hayata geçirebilmek için her yolu deneyen bir lider olarak sunuluyor. Bunu yaparken Spielberg, filmini büyük sözlere esir etmekten ve ucuz bir kahramanlık destanı çekmekten itinayla uzak duruyor. Elbette öykünün taşıdığı potansiyel, özellikle finalde Abraham Lincoln’e derin hayranlık uyandırıcı bir gelişime yol açmıyor değil ancak Spielberg o anlarda bile anlatımındaki sakin tondan ödün vermemeyi biliyor. O ana kadar ağırbaşlı bir biçimde usul usul ilerlettiği öyküsünü, geri kalanına uygun, aşırı duygusallıktan uzak bir biçimde sona erdiriyor…
Lincoln’ün stüdyo tarafından daha proje aşamasından itibaren “Oscar’lık film” statüsüne uygun biçimde tasarlandığı kesin. Ancak Spielberg’ün kimi müdahalelerinin etkisi de aşikar. Özellikle filmi tipik bir politik biyografi olmaktan uzakta tutması önemli bir artı. Bunu da özellikle Lincoln’ün hayatının sadece belli bir kesitine odaklanarak yapıyor. Ayrıca sadece tarihi bir film olmak yerine günümüz dünyasına dair alt metinleri ve tespitleri ile de fark yaratmayı başarıyor. Bir yönden Spielberg’ün Munich’tekine benzer bir politik tarafsızlığın peşinde olduğu da söylenebilir…
Lincoln, kısa ancak oldukça gerçekçi ve sert bir savaş sahnesi ile başlıyor. İlerleyen bölümlerde de Lincoln’ün savaş meydanını ziyaret ettiği sahnede gördüğümüz cesetler aracılığıyla savaş gerçeğiyle bir kez daha karşılaşıyoruz. Spielberg, filmin geri kalanında olduğu gibi savaş sahnelerinde de ölçülü hareket ediyor. Kimi Spielberg filmlerinin taşıdığı duygusallıktan bu sahnelerde de eser yok. Bunun dışındaki bölümlerde çarpışma anları göremiyoruz ancak, öykünün ilerlediği her yerde savaşın devam ettiğini hissediyoruz. Bu bağlamda Lincoln’ün aslında minimalist bir savaş filmi olduğunu bile söyleyebiliriz.
02Ağırlıklı olarak Steven Spielberg’ün yönetmenlik performansı ile öne çıkan filmden bahsederken, Daniel Day-Lewis’i anmamak olmaz elbette. Filmin hüzünlü ve kasvetli tonuna uygun, sakin performansı ile Lewis, hafızalardan kolay kolay silinmeyecek bir Abraham Lincoln portresi sunuyor. Anayasa değişikliğini meclisten geçirebilmek için yalan söylemeyi göze alan radikalde Tommy Lee Jones da çok iyi performans veriyor ve filmin Lewis’den sonra en çok akılda kalacak performansını vermeyi başarıyor. Yan rollerde karşımıza çıkan Sally FieldJames SpaderJohn HawkesJackie Earl HaleyJoseph Gordon LevittTim Blake Nelson gibi pek çok önemli ismin varlıkları da oyuncu performansı olarak filme ciddi katkı veriyor…
Lincoln, tam 12 dalda aldığı adaylıklarla Oscar gecesine damga vuracak filmlerden biri gibi gözüküyor. Üstelik filmin, akademinin bu yılki politik tavrı ile de uyum gösteren bir yapısı olduğunu da kabul etmek gerekir. Tüm bunları dışarıda bırakarak baktığımızda ise Lincoln, politik derinliği, usul usul akan öyküsü, incelikli anlatımı, görselliği ve usta işi yönetmenliğiyle dikkat çeken yılın önemli Amerikan filmlerinden biri…
                                                                                                                     KAYNAK:http://www.beyazperde.com

4 Ocak 2014 Cumartesi

Seven Psychopaths (2012) Yedi Psikopat

Tiyatrodan sinemaya geçişini fevkalade In Bruges ile taçlandıran Martin McDonagh, özellikle senaryo yazımı konusunda ne menem yetenekleri olduğunu bize göstermişti. Her daim ödüllere boğulmuş tiyatro oyunları yazan birinin bu denli kusursuz bir senaryo kotarması gayet normal gibi gözükse de In Bruges’de ‘melankolik olma’ haliyle açıklayamayacağımız farklı bir hava söz konusuydu. Ele aldığı şehri, filmin başrolü konumuna yerleştiren McDonagh, diğer üç karakterini o kadar iyi işliyordu ki, o güne kadar hep kaşlarıyla konuştuğumuz Colin Farrell‘ın ağlamasına kıyamaz duruma geliyorduk.  Şaka bir yana, bu çok olumlu bir referanstı.
Martin McDonagh’ın haklı olarak çok beklenenler listesine eklenen ikinci uzun metrajı Seven Psychopaths, ilk filminde kullandığı elementlerin yerinde durduğu ancak dışarıdan bakıldığında görece daha büyük bir film. Burada büyüklüğü kadro genişliğini, hikâyenin alengirliğini ve mekân kullanımındaki çeşitliliği tanımlamak için kullanıyoruz elbette. Zira Seven Psychopaths, genelinde büyük bir eğlence vaat etse de kaçınılmaz olarak In Bruges ile karşılaştırılacak bir kendine güven gösterisi.
1İşleri ellerine yüzlerine bulaştıran arkadaş grubu klişesini, köpek kaçırma hadisesinin sarpa sarması durumuna yediren film, alışılageldik İngiliz komedisi geleneğinden Colin Farrell’ın oynadığı kafası karışık alkolik senarist Marty ile sıyrılıyor. Zihnini bir süredir bulandıran ancak bir türlü başlayamadığı yeni senaryosunda yedi psikopat karakter üzerinden bir hikaye inşa etmek isteyen Marty, bu konuda yakın arkadaşı Billy’den (Sam Rockwell) yardım istiyor.  Billy, geçimini çaldığı köpekler karşılığında fidye isteyerek sağlayan, işin profesyoneli Hans (Christopher Walken) sayesinde de başarısını taçlandıran, normal sayılamayacak bir insan. Anormalliği ise sadece köpek işiyle bağlantılı değil. Marty’e senaryosu konusunda yardım ettiği her an çevreleri garip karakterler ve onların hiç de mantıklı olmayan davranış biçimleriyle doluyor. Bunlardan en önemlisi de kaçırılan köpeğini çok seven gangster Charlie (Woody Harrelson)…
Filmin ilk yarısında suç komedisini öncüllerinden ‘daha iyi’ bir şekilde peliküle aktaran  McDonagh’ın, karakterlerin filmin gidişatı içerisinde hangi noktalara evrileceği konusunda yarattığı ciddi bir merak duygusu var. Marty’nin dinlediği anlatılar ve yazdığı hikâyelerin içinde varolması mümkün görünen ana karakterlerimiz hakkında almaya çalıştığımız ipuçları, bizi filmin bir parçası haline getiriyor. Yaşadığı olaylar çerçevesinde ilham kaynakları sürekli değişebilen bir senaristle başbaşa olduğunuzda neyin ne zaman geleceği ve kimin kim olduğu soruları da tavan yapmış oluyor haliyle. Bu noktada belirtilmesi gereken şey ise bütün bu merak uyandıran şeylerin cevaplarını vakit kaybetmeden almanız. Çünkü McDonagh, filmini bu tip bir gizem karmaşasıyla değil de neler olacağını baştan söyleyen, henüz üçte birinde finalini size açık eden bir yapıda kurgulamış. Kendine güven meselesi de tam da bu noktada devreye giriyor.
Bu tip filmlerde kadın karakterlerin kullanımı konusunda verilen alışılageldik tepkileri ezberlediği her halinden belli olan  McDonagh’ın, kahramanın, kurbanın ya da kötü adamın yanında olduğu farketmeksizin işlevsiz bir şekilde ‘öldürülmeye hazır’ kadınlar hakkında söyledikleriyle, filminde olanlar, farkındalık yaratma konusunda ciddi bir işlev sahibiler. Bu durumu Hans’ın Marty’e yazdıkları konusunda sunduğu ‘senaryondaki kadın karakterler tek boyutlu’ fikrinden bağımsız olarak düşünmek doğru olmaz. Bu tip bir senaryo hamlesinin McDonagh’ı olası eleştirilerden kurtardığını net olarak görebiliriz. Tabi ki bu sadece bir örnek. Seven Psychopaths’ın Hollywoodvari bir final çatışmasıyla çölde bitecek olmasının ya da çölde biteceği konusunda tüm ayarlamaları yapacağının baştan kulağımıza fısıldanması gibi.
2Başlangıcında yarattığı duyguları ilerlediği her anda yavaş yavaş ‘yani?’ sorusuna bırakan filmin, en büyük falsosu Martin McDonagh’ın birçok konuda ‘daha fazla…’ olma isteği gibi görünüyor. Bu işin daha iddialı olduğu ortada ama neden koca bir ikinci yarı sadece gevezelik yapılan bir çölde geçmek zorunda olsun?  Destansı Amish psikopat ve diğer parçalar geleneksel alacakaranlık hikâyesi kanalından ayrılıp etkileyiciliklerini neden kaybetsinler? Bütün şovu çalan Sam Rockwell’in Billy’si neden gitgide insiyatif kaybeden bir karaktere dönüşsün? Bu ve buna benzer ‘neden’ konseptli soruların tamamen kişisel bir istekle bağlantılı olduğu gerçeği yüzümüze tokat gibi çarpsa da ‘biraz daha iddiasızlık daha büyük verim doğurabilirmiş’ düşüncesinden kurtulmamız da imkansız.
Daha ağır basan olumlu yanlarıyla Seven Psychopaths, geçen yılın en zekice işlerinden biri.  Martin McDonagh bir gömlek aşağı inmiş olabilir ancak yeni gömlek öncesinde de keyif kaçırmıyor. Biraz ütü yeterli olacaktır. Buharını eksik etmeden tabi…

                                                                                                      KAYNAK:http://www.sinemakulubu.com

The Lonelist Planet (2011) Yanlız Gezegen

31. Istanbul Film Festivalinde Altın Lale ödülü alan Yalnız Gezegen geç de olsa gösterimde. Julia Loktev ’in kendi erkek arkadaşıyla çıktığı bir Gürcistan gezisinden ilham alarak Tom Bissell’in kısa bir hikayesinden uyarladığı Yalnız Gezegen doğayla baş başa kalan insanın yaşama içgüdüsünün nelere kadir olduğunu sorgulayan bir film.
Gürcistan’ı dağ bayır dere tepe dolaşmaya and içmiş iki nişanlı, Gael García Bernal ve Hani Furstenberg, yanlarına Gürcü bir de rehber alarak yola koyulurlar. Filmin yarısına kadar “ah şu çiçeğe bak” ya da “ah bu taşa bak” nidaları arasında tıpkı çiftin o zamana kadarki ilişkisi misali “lay lay lom” formatında geçen yolculuğun mutlu atmosferine hiç beklenmedik bir tehlike anıyla sekte vurulur. İşte kadın erkek rollerini bir anda altüst eden o çok küçük an birbirine pek aşık görünen çiftimizin ilişkilerini de derinden sarsarak sorgulamalarına yol açar. Rehberin görevi ise Furstenberg için bir tür sığınılacak ara liman olmaktır.
2Yalnız Gezegen Gürcistan’ın her zaman da çok çekici olmayan bozkırlarına, taşına toprağına çamuruna kafayı takmış görünürken aslında insan doğasına dair derin saptamalarda bulunmaya çalışan ancak bunu karakterlerinin hiçbir şekilde derinine inmeden yapan bir film. Sadece çoğu zaman ölesiye suskun karakterlerinin ne düşündüğünü veya ne hissettiğini seyircinin tahmin etmesini bekliyor. Bunda da başarılı olduğunu söylemek gerek. Genelde ya çok yakın planla oyuncularının bütün mimiklerine (veya mimiksizliklerine) odaklanıyor ya da uzak ve statik çekimlerle doğanın haşmetinin içinde bir karınca kadar küçülen insanın aczini vermeye çalışıyor.
Aslında “acizlik” teması özellikle o malum olaydan sonra yani filmin ikinci yarısından itibaren çok güçlü bir şekilde, ondan önce de sessiz ve derinden varlığını hissettirerek vücut bulan bir olgu. Birbirlerine her anlamda yakın olan iki kişinin dilini bile bilmedikleri bir ülkede, alıştıkları toplumsal rollerden soyutlanmış olarak, daha önemlisi şehir hayatından uzakta tamamen yabancı bir doğa içinde kapıldıkları bir acizlik duygusu bu. Rehber ise kendi ülkesinde, her köşesini bildiği toprağında çok daha rahat ve güvende. İşte bu yüzden o tehdit anı geldiğinde, beklenmedik bir düşmanlığa maruz kalarak yapılan “yanlış”  bir hareketle bir anda kırılıp dökülen de “yabancı” lar oluyor.
Buradaki  “yanlış” ise, görünüşte, öncelikle fiziksel ayrımlardan doğan toplumsal rollerin belirlediği normlara bir an için uymayan erkeğe ait. Erkek nişanlısını bir anlık refleksle hayal kırıklığına uğratıyor, uzaklaştırıyor. Aynı zamanda bu olay kadın erkek rollerini alaşağı ederken yeni çelişkileri de ortaya koyuyor. Zira kadının o ana dek dağ tepe aşma konusunda “ben yaparım”, “yardıma ihtiyacım yok” şeklinde iki erkeğin de yardım taleplerini reddetmesinde cinslerin eşitliğini vurgulayan bir bakış söz konusu. Ancak yapılanlar dile getirilenden çok farklı. Filmde kadının karşısında erkeğin acizliğinin, yanı sıra kadının acziyetini belirleyen bir tekrar da mevcut, o da “üşümek”. Filmin açılış sahnesinde banyoda üşüyerek bekleyen Furnsterberg nişanlısının yardımıyla ısınırken, o malum olaydan sonraki ikinci üşüme sahnesinde Bernal’in birazcık da geç gelen yardım teklifini reddediyor, hatta rehbere sığınıyor. Ne de olsa çok duyulan bir laftır bu, değil mi? “Kadın hep üşür”. Erkekse onu kollar, sarmalar.
1Yaklaşık iki saati bulan filmin diyalogsuzluğu özellikle uzak plan çekimlerde devreye giren ve bir anda biten viyolonsel ağırlıklı müzikle kompanse edilmeye çalışılmış. Kurgu da aynı şekilde keskin hatlardan oluşuyor. Aslında bir doğa belgeselinden çok, bir insan belgeseli diyebiliriz Yalnız Gezegen için. Zamanın durduğu bir düzende hiç hesapta yokken varlıklarını sorgulamaya zorlanan insanların, klasik anlamda cesaret, fedakarlık, güven ve sadakat tanımlamaları üzerinden gerçekçi bir portresini çizmeye soyunan yönetmen Lokev, anlatmak istediğini vermekte başarılı. Ancak, bunun ne kadar evrensel bir mahalde olduğu tartışmaya açılabileceği gibi bir şekilde filmi izleyen herkesi bir durup düşündüreceği kesin. Lokev’in en büyük şansı Bernal ve Furnsterberg gibi iki iyi oyuncuyla çalışmış olması. Genç bir Liv Ullman’ı andıran İsrail asıllı Amerikalı oyuncu Furnsterbeg yönetmenin alt benliği adeta. Bernal dışlanmışlık ve ezilmişlik duygusunu vermekte ne kadar başarılıysa, Furnsterberg de yapayalnız olduğunu kavramanın getirdiği endişeyi gözleriyle anlatmak da o kadar iyi. Bu minvalde, Yalnız Gezegenbütün çıplaklığıyla gözler önüne serilen doğanın yalnızlığına değil insanlığın yalnızlığına bir gönderme aslında.
Yönetmenin sonuca değil sürece odaklanarak ulaştığı “sonuçsuzluk” hissiyatı, bir anlamda film boyunca hakim olan tekinsizlik duygusuna ihanet eder nitelikte, ki bu tarz bir yaklaşımın keskin finallere veya çarpıcı sonlara alışan bünyeleri tatmin etmeyeceği muhakkak. Gerçi bu muğlaklıkta bile bir mutlaklık bulmak mümkün. Tıpkı, bir kere kırılan bir vazonun asla aynı mükemmellikte onarılmayacağı gerçeği gibi.

                                                                                                       KAYNAK:http://www.obel.bilkent.edu.tr

Oblivion (2013)

Sinemaya 80’lerin hemen başında adım atan Tom Cruise’un yaşı 50’yi aşarken rol aldığı film sayısı da 40’a yaklaştı. Yani onunla birlikte birkaç neslin büyüdüğünü söylemek yanlış olmaz. Kariyerinde farklı deneyimlere (“Interview with the Vampire” ya da “Tropic Thunder” gibi) soyunma cesareti gösterdiği bir gerçek; ‘dünyayı kurtaran cesuryürek’ rollerini çok sevdiği de… “Mission: Impossible 5” için 2015 tarihi konuşuladursun, Tom Cruise hâlâ bir dünya starı ve ismiyle bir filmi box office’te tepelere taşıyacak jön olduğunu kanıtlama konusunda iyice hırslanmış görünüyor. Kısa süre önce “Jack Reacher”da izlediğimiz aktör “Oblivion”da da yine ismi Jack olan bir karaktere hayat veriyor, hatta neredeyse ‘türünün tek örneği’ olduğunu söylercesine…
“Oblivion”, Joseph Kosinski’nin “TRON: Legacy” (Tron Efsanesi)’nden önce yani 2000’in başlarında yazdığı, daha sonra Radical Publishing tarafından çizgi roman olarak basılan, yaklaşık 10 sayfalık bir hikâyeye dayanıyor. Hikâye 2077’de başlıyor. Uzaylılar, gezegenlerinin yaşamsal kaynakları tükenince dünyayı istila eder. İnsanoğlu onlara nükleer silahlarla karşı koyar. Sonunda insanlar savaşı kazanır kazanmasına ama dünya artık üzerinde yaşanması imkansız bir yer haline gelmiştir. Üstelik Ay da parçalanmıştır. Dünya’da hâlâ uzaylılar varlığını ve saldırılarını sürdürmektedir. Teknisyen Jack Harper’ın (Tom Cruise) görevi ise uzaylıları yok eden insansız hava araçlarını onarmaktır. Kadın meslektaşı ile birlikte çalışan Harper’ın görevinin tamamlanmasına 2 hafta kalmıştır. Daha sonra diğer insanların hayatını sürdürdüğü, Satürn’ün uydusu Titan’a gidecektir. Ancak hafızasını bir türlü tanımlayamadığı anılar ve bir kadın sureti meşgul etmektedir. Yakınlara düşen bir hava aracı ve ondan sağ kurtulan bir kadın, Jack Harper’ın gerçeği sorgulamasını sağlayacaktır.
1Öncelikle şunun altını çizelim ki görsel açıdan gayet başarılı bir atmosfer yaratıyor Joseph Kosinski’nin “Oblivion”u. Kıyamet sonrası dünyanın ruhsuz hali, yer yer sade ama yalnızlık korkusunu tetikleyecek bir kaosla resmediliyor. Bu başarıda, bilimkurgu türüne ve efekt teknolojisine hakimiyetini ispatlamış Kosinski’nin katkısı tartışılmaz. Ancak tabii ki Tom Cruise’un azametli varlığı, bu bitik dünya ile benzer durumundaki “Vol-i”deki o zavallı robot için duyduğumuz hüznü yeniden hissetmemize engel oluyor, o ayrı mesele.
“Oblivion” görsel açısından güçlü bir etkiye sahip olsa da genel itibariyle en fiyakalı sahneleri bile ‘ben bunu bir yerlerden hatırlıyorum’ duygusuyla izlettiriyor kendini. Örneğin genel atmosferi bariz şekilde “Mad Max” kokuyor. Jack Harper’ın motosikletiyle dolaştığı sahneler, “Tron”un alameti farikasının adeta kopyası gibi. Jack ve görev arkadaşını idare eden beyin yani Sally, “A Space Odyssey”indeki HAL ile akraba sayılabilir. Jack’in kanyonda insansız hava araçları ile giriştiği mücadele “Star Wars”daki o meşhur sahnenin kopyası adeta. Morgan Freeman’ın gözlüklü bilge lider karakteri de “Matrix”de Laurence Fishburne’ün canlandırdığı Morpheus ile kan kardeşi gibi.
2Örnekleri ve benzerlikleri çoğaltmak mümkün. Dolayısıyla filmde temel bir özgünlükten bahsetmek mümkün değil. Sanki yönetmen, en sevdiği bilimkurgu klasiklerinin meşhur özelliklerini arka arkaya sıralamamış bu filmde. Tabii aksi yönde de hamleler mevcut. ‘Galiba şu filmdeki gibi yapacak’ dediğiniz sahnelerde aslında siz daha akıllıca bir fikir yürütmüş olabiliyorsunuz. Mesela Jack Harper’ın klonlama gerçeğiyle karşılaştığı sahnede ‘acaba 12 Maymun’a ve zaman döngüsüne mi bağlayacak?’ diye heyecanlandığınızda, hevesinizi kursağınızda bırakabiliyor film.
Velhasıl, ‘kopya olsun, bilimkurgu olsun’ diye düşünenleri memnun edebilecek bir yapım “Oblivion”. Ancak bazı tekrarlar da kabak tadı vermiyor değil. Örneğin, Hollywood prodüksiyonları ne zaman NY yazan şapkalardan vazgeçecek acaba? Tamam, anladık; Tom Cruise’da hâlâ iş var ve bir aksiyondan diğerine atlamaya devam edecek ama şu şapka tedavülden kalksa da ‘kafamız’ biraz rahat etse en azından…
                                                                                                                  KAYNAK:http://www.sinemakulubu.com


FRAGMAN

Worm Bodies (2013) Sıcak Kalpler

George Romero sayesinde sinema sevdamızın merkezinde kendine özel bir yer edinen zombi filmleri genel olarak iki ana tür altında varlığını devam ettirdi. Romero, zombileri korku malzemesi yaparken aynı zamanda onların varlığını kapitalist sistemi ve ahlaksız düzeni eleştirmek için kullanmıştı. Açıkçası günümüzde korku türünde Romero’nun bu konseptini zenginleştirebilen sinemacılardan bahsetmek zor. Zira kahramanlarını alışveriş merkezine hapseden ya da sağ kalan insanları zombi diye öldürenlerin üzerine söylenecek pek fazla bir söz kalmamıştı zaten.
Bunun farkında olan yeni nesil sinemacılar zombileri modernize ederken Romero göndermelerine hatta bizatihi yeniden çevrimlere yüklendiler. Zombileri konu alan diğer ana tür ise komedi oldu. Yaşayan ölülerden kaçan insanların birbirinden absürt durumlarla karşılaştıkları ve hem aşkı hem de içlerindeki kahramanı keşfettikleri komediler…Özellikle son dönemde arka arkaya azımsanmayacak sayıda zombi komedisi izler olduk.
2 “Warm Bodies” ise bir tutam korkutarak, bir tutam da gülümseterek seleflerini yad ederken bir yandan da zombi külliyatı için kendine özel bir yer açmayı hedefliyor. Zira karşımızda özellikle genç seyirciyi cezbedecek bir aşk hikayesi var; ‘zombiler de sever’ misali… Tüm dünyayı etkileyen bir salgından sonra hayatta kalmayı başaran insanlar, yüksek duvarlarla örülü şehirde yaşamlarını sürdürürken zombiler ise havaalanını kendilerine mesken tutmuş ve ‘beslenmek’ için gruplar halinde merkeze inmekte. Zombilerden biri olan R (isminin başharfi bu ve tam adını hiç hatırlamıyor) bir baskın sırasında gördüğü Julie’ye aşık oluyor. R, Julie’nin sevgilisini öldürüp beynini de afiyetle yiyince (böylece onun hatırlarını da edinmiş oluyor) genç kıza aşkı daha büyüyor. Onu diğer zombilerden koruyup kolluyor ve ikisinin arasındaki bağ, zamanla diğer zombilerin de kalplerini çalıştırmaya başlıyor.
Isaac Marion’un romanından uyarlanan “Warm Bodies” her ne kadar zombi dünyasına yeni bir soluk getirmiş izlenimi verse de aslında hep gözümünüzün önünde duran kaynaklardan alıyor gücünü. Öncelikle bu öykü, temelinde bir nevi Güzel ve Çirkin aşkı… Zombiler de dost olabilir mantığı ise “E.T.”nin dost uzaylı temasına yakın duruyor. Aşkın sayesinde bir topluluğun hayatının tümden değişmesi ve ‘renklenmesi’ ise adeta bir “Pleasantville” vakası… “Warm Bodies”in başarısı, bütün bu klasikleşmiş dokunuşları sinemanın tıpkı vampiler gibi bir diğer antikahramanı olan zombilere yüklemiş olması. Dolayısıyla bu filmde zombiler ‘öteki’ ya da ‘kötülüğün tezahürü’ değil kalp sahibi olan ama bunun farkında olamayan, ‘dönüşebilir’ varlıklar olarak resmediliyor.
Bu durumda da öykünün başkötü yani öteki kadrosunu ‘Kemikliler’ adlı iskeletler devralıyor. Dolayısıyla onların acımasızlığının, vahşiliğinin ve aşktan etkilenmeyişlerinin nedeni de kalpsiz oluşlarına bağlanıyor. Bu da insanları kalpsizleştiren kapitalist zihniyete yönelik bir eleştiri olarak algılanabilir elbette.
3
50/50”de kanser hastalığından aşk ve dostluk üreten yönetmen Jonathan Levine, “Warm Bodies”de de zombiden sempatik bir aşık yaratmayı başarıyor. Üstelik bunu kendine özgünlük alanı açarak ama bir yandan da popüler sinemanın kalıplarına bağlı kalarak gerçekleştiriyor. Zombilerin arafta kaldıklarını ima edercesine, mekan olarak seçilen havaalanı atmosferi ne kadar ironikse R’a makyaj yapılırken Pretty Woman şarkısının çalması da o kadar mizahi mesela…
Filmin inandırıcılığında en büyük pay sahibi kuşkusuz Zombi R’ı canlandıran Nicholas Hoult. Yakın zaman önce Bryan Singer’ın “Jack the Giant Slayer”ında izlediğimiz genç oyuncu, başarılı makyaj çalışmasının da avantajıyla zombi külliyatına zengin bir karakter kazandırıyor.
Aşkı, zombileri hayata döndürme anahtarı olarak kullanan “Warm Bodies”e ilişkin yurtdışındaki tepkilere bakılırsa çoğu eleştirmen R ile Julie’nin aşkını, Alacakaranlık serisindeki Bella ile Edward’ın ‘evli ve çocuklu’ ilişkisindan daha inandırıcı ve samimi bulmuş. Bu yoruma katılmamak elde değil. Zira uykulu gözleriyle seyirciyi bayan Edward yerine feri gitmiş ama sevdiceğine hayranlıkla bakan ve muhtemelen isminin başharfini Romeo’dan almış görünen R’ın romantik macerası, nice göstermelik aşk filmini cebinden çıkarıyor.

                                                                                                            KAYNAK:http://www.sinemakulubu.com
FRAGMAN